Tanrı Kentten Anonim Kente

Aristoteles’in ‘ Zoon Politikon ‘ olarak nitelediği insan, yani politik bir ‘ hayvan – insan ‘  olarak birey yaşamını kentte ikame eder, kendi varlığını kentte inşa eder dolayısıyla da kent, gerek etimolojik olarak gerekse de sözlüksel anlamı olarak, bir yaşam alanıdır ancak düzenlenmiş ve biçimlendirilmiş bir yaşam alanıdır. Kentlere tarihsel süreçte atfedilen önemi göstermek adına iki örnek verebiliriz ki bunlardan bir tanesi canı pahasına, kentini, yaşadığı yerini terketmeyen Sokrates örneğidir. Atina’da yargılanan, suçlu bulunan ve ölümle cezalandırılan Sokrates’e kentin dışında yaşamayı tercih ederse canının bağışlanacağı söylenmişti ancak Sokrates bu sürgünü kati olarak reddetmişti. Çünkü Sokrates’e göre ‘ kent ‘ dışında yaşamak hayvanca yaşamak anlamına geliyordu dolayısıyla kentini, yaşam alanını terk edemezdi dolayısıyla ölümü tercih etmişti. Bir diğer örnek ise filozof ve tanrı bilimci olan Aurelius Augustinus tarafından yazılan ‘ Tanrı’nın Kenti ‘ eseridir. Bu eserde Augustinus kentleri ‘ insanların kenti ‘ ve ‘ tanrının kenti ‘ olarak ikiye ayırıyordu ve tanrıların kentinde yaşamayı bir kurtuluş reçetesi olarak görüyordu. Augustinus’a göre insan ancak  Tanrı’nın kentinde yaşadığı zaman insandır. Belki Sokratesle farklı noktalardan bakıyordu olaya Augustinus ama nihai amaçları aynıydı ‘ kent ‘ insanı insan eden, bilincini inşa etmesine olanak sağlayan bir mekandı. Bu noktada salt mimari ve taş odaklı bir kent yapılanmasından bahsetmiyorlardı tabiki de çünkü Antik Yunan’da kent, insanların aynı zamanda özel alanlarıydı kamusal alan- özel alan ayrımı yoktu tüm Atina insanların eviydi tıpkı Augustinus’un ‘ Tanrı’nın Kent’inde betimlemiş olduğu gibi. Kente atfedilen bu önem şüphesiz ki tarihin her döneminde geçerliliğini korumuştur ancak ciddi manada söylem haline getirilen Kent Hakkı, ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 yılında dile getirilmiştir. Aynı zamanda kent sosyolojisine dair çalışmalarıyla dikkat çeken David Harvey ise kent hakkını ve kent yaşamını şu şekilde açıklar : ” Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır ; şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.

Harvey’in bahsetmiş olduğu kent ve yaşam alanı hakkından hareket ederek İbn Haldun’un coğrafya kaderinizdir bakışına paralaks bir eklemlenme yapabilmek mümkündür. Şöyle ki doğmuş olduğunuz, yaşadığınız coğrafya sizi biçimlendirir. Birey olma yolunda giderken farkında olmadan yaşamış olduğunuz çoğrafyanın kodlarıyla donanmışsınızdır. Dolayısıyla coğrafya sizin geleceğinizi yani bir bakıma kaderinizi belirlemeye başlar bu noktada coğrafik determinizme düşmemek de gerekir, tabiki de bireyin üzerinde coğrafyadan çok farklı etkenler de değiştirici ve dönüştürücü güce sahiptir ancak coğrafya bu noktada içinde kültürü de ihtiva etmektedir dolayısıyla bir habitus, yaşam biçimi dayatmaktadır.  Tüm bu düşüncelerden hareketle günümüz kentlerine baktığımızda modern mimarinin de sinai ve seri üretimsel bir hal aldığını görmekteyiz. Kentler artık bir kimlik taşımaktan uzaklaşıyor ve aynılaşıyor. Tanrı kent olarak nitelenen biricik kent yapısı günümüzde geçerliliğini yitiriyor. Bir tarafta gettolaşma hala devam ederken diğer tarafta dev plazalar, gökdelenler ve siteler birer birey peyda oluyor. Tabiki de bunlar ‘ kent ‘in o bütünsel doğasına aykırı şeyler olarak dikkat çekiyor. Çünkü aynı yaşam alanının bir timsali olan kentler demografik faktörler doğrultusunda bölümleniyor. Belki de insanlık tarihinin hiçbir döneminde kent hayatı bu kadar sorunsallaşmamıştı çünkü kapitalist ekonomi ve liberal politikalar bir noktada insanların yaşam hakkına müdahale etmeye başladı ve kent hakkı da bu müdahaleye bir başkaldırı olarak ortaya çıktı.

Toparlayacak olursak günümüzün tek boyutlu insanı aynı zamanda tek boyutlu kentte yaşamaktadır. Kendisine çizilen kaderi, anonimleşen, ruhsuzlaşan ve birbirinin kopyası haline gelen kentte yaşamaktadır. Yaşam alanının ne derece önemli olduğunu anlamak için İbn Haldun’un bir sözü bile yeterken günümüzde metropol insan, kariyer sahibi insan, tüm özgünlüğünü yitirmekte olan kent yaşamında bir kısır döngünün içerisinde yaşamaktadır.  Özetle aynılaşan kentler, kent yaşımını da aynılaştırmaktadır bunun sonucunda da bireyler aynı tip bir yaşam deneyimine sahip olmaktadır. Sokrates günümüz kentlerini görmüş olsaydı şayet eminim ki sürgüne gitmeyi tercih ederdi…

Mehmet Emin SATIR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s