Lacan’ın “yarığına ” oturan kapitalizm ve tüketim olgusu

Psikanalizin haşarı ve istenmeyen çocuğu olan Jacques Lacan’ın öznesi, yani simgesel alanda kendisini kurgulayan birey, bünyesinde bir ‘ yarık ‘ saklar ve o bu yarık asla onarılamaz ve doldurulamaz. Çünkü bu yarığın isteğin ve arzunun ötesinde bir dürtü tatminidir ve dürtü tatmini ise imkansızdır. Şöyle ki dünyaya gelen bebek ayna evresini gerçekleştirene kadar Lacancı terminolojide bir özne olarak kabul edilmemektedir. Yani 12- 18 ayını doldurana kadar bebek annenin bir uzantısıdır ve anneyle birlikte bir bütünün parçasıdır bu bütünün adı ise fallustur. Fallus ise gerçektir, arzulanan ve kavuşulmak istenen bir limandır. Ancak bebek gelişim sürecinde aşamalı olarak gerçekten uzaklaşarak önce imgesel alana sonrasında ise simgesel alana geçiş yapar. Simgesel alan dilin öğrenilip kullanılmasıdır ve kendi benliğinin birer imge olarak farkına varmaya başlayan bebek, simgesel alana geçerek yani konuşmayı öğrenerek fallustan kopuşu gerçekleştirir ve bu kopuş beraberinde bir yarık bırakır. İşte ömrünün geriye kalan tüm zamanını bu yarığı kapatmakla geçiren özne aslında nafile bir uğraş içerisindedir çünkü bu yarığın kapanma gibi bir durumu yoktur çünkü fallustaki birlik yani ‘ gerçek ‘ hiçbir şekilde geri dönülemezdir. Dolayısıyla da birey bu yarığı doldurmak için tabiri caizse bebeği oyalamaya yarayan emzikler bulur ve bunlar yine Lacancı terminolojiden hareketle küçük öteki nesneleridir. Birey her seferinde bir arzunun peşinden koşar sanki o eksikliği tamamlayacakmış gibi bir yanılsamaya kapılır ancak arzulanan şeye ulaştığı anda yarık nesneyi soğurur ve tatmin geçersiz kalır. Sonuç olarak Lacancı yarık hiçbir şekilde doyuma ulaşmaz. Ulaşmaması da gereklidir zaten Freud’un betimlediği libido kavramı yani yaşam enerjisi Lacan’da bu bakış açısına tekabül eder çünkü bu yarık bireye aynı zamanda yaşam enerjisi pompalamaktadır, sürekli bir şeylerin peşinden koşturmaktadır ve birtakım fantazmalar oluşturmasına neden olmaktadır. Bu noktada din bilgini ve matematikçi olan Pascal’ın sözü imdadımıza yetişmektedir ; ” Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz. ” Çünkü mutluluk bir fantazmadır ve gerçekleşmemesi gerekir nihayetinde gerçekleşmez de dolayısıyla da birey daima bir şeylerin umuduyla hareket eder.

Bu bakış açısından hareketle tüketim toplumuna yöneldiğimizde ise karşımıza şu sonuç çıkmaktadır. Reklamlar aracılığıyla kışkırtılan tüketim güdüsü tam da insanların taşımış oldukları bu yarığı hedef almaktadır çünkü tatminsiz ve sınırsız arzular arasında afallamış birey benliğinde barındırmış olduğu bu yarığı tüketimle dolduracağını düşünür ve bu itkiyle hareket  eder ancak sonuç yine hüsrandır, tatmin gerçekleşmez. Somut bir örnek verilecek olursa bireyin sahip olmayı amaçladığı bir nesneye sahip olduğu anda o nesne, birey için artık sıradanlaşır büyüsünü yitirir. Dolayısıyla da birey farklı nesnelere yönelmeye başlar. Bu yarığın etkisi salt maddi ve nesnel ilişkilerle de sınırlı değildir. Ünlü Fransız şair Charles Baudelaire’in yıllarca platonik aşk yaşadığı ve sürekli olarak arzuladığı kadınla yaşamış olduğu ilk birlikteliğin ardından sabah erkenden uyanıp bir mektup yazarak kadını terk etmesi de bu yarığın tatminsizliğinin bir göstergesidir. Nihayetinde Baudelaire’in mektubunda yazılı olan ifade dikkat çekicidir : ” benim için artık sıradan bir kadınsın. ” Çünkü kadına sahip olmadan önce Baudelaire’i diri tutan şey fantazyaydı yani yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere gelecekteki mutluluğun hayal edilmesiydi ancak kavuşma gerçekleşince gizem çözüldü ve her şey sıradanlaştı dolayısıyla da tatmin gerçekleşmedi. Çünkü Lacan’ın da söylemiş olduğu üzere birey bu tatmini sadece arzular ama hiçbir zaman gerçekleştiremez bu tatminin gerçekleşmesinin tek yolu bireyin ölümü olacaktır. Tam da bu noktada tüketim olgusu da bakış açımıza haklılık kazandırmaktadır. Çünkü tüketim bir tatminsiz arzu olarak varlığını sürdürmektedir bu vesileyle de kapitalist ekonomi hız kesmeden genişlemektedir. Ürünlerin çeşitlendirilmesi, alım gücünün yükseltilmesi ve alım kolaylıklarının sağlanması da tüketim toplumunun beslenip büyütülmesine ön ayak olmaktadır. Ancak bu durumda temel hareket noktamız bireyin içinde bulunduğu bu tatminsizlik halidir. Hal böyle olunca da reklamlar bireyin bu zaafını sömürmek üzere kurgulanmaktadır.

Sonuç olarak fallustan, anne – bebek birliğinden yani gerçeklikten dil aracılığıyla kopan birey bu kopuşun ardından kalan izi, yarığı hayatının sonuna kadar saklar ve kendince bu yarığı bu eksikliği gidermeye çalışır. İşte tam da bu noktada kapitalist sistem ve tüketim olgusu bireyin bu zaafı üzerinden kendisini yeniden üretir. Birey zaten tatminsiz, bir eksiklik taşıyor ve bu eksikliği doldurma çabasına girişiyor kapitalist sistem ise bireye metalarını ‘ senin eksiğin bu ‘ sen ‘ bu ürünle ‘ tamamlanacaksın diyerek pazarlıyor ve sistemini bu şekilde kurguluyor.

Mehmet Emin SATIR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s