Wittgenstein ve Dil Felsefesi

” Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı’yla birlikteydi ve söz Tanrı’ydı. ” İnsanlığın, medeniyetin tarihine baktığımız zaman dilin ve iletişimin tarihini de görürüz. Çünkü ilkel ya da modern tüm topluluklarda iletişimin çeşitleri bulunmaktaydı ; sözlü iletişim de iletişim çeşitleri arasında en eskisi ve en etkili olanıdır. Sözlü iletişim denilince de akıllara ilk olarak dil gelmektedir çünkü dil iletişim için en önemli enstrümandır. Hal böyle olunca da hayatın tüm evre ve olgularını incelemeye tabi tutan felsefe, dili de inceleme alanına almıştır. Dilbilim ya da dil felsefesi denilince de akıllara ilk olarak Avusturyalı düşünür Ludwig Wittgenstein gelmektedir. Yapmış olduğu dilbilimsel çalışmalarla dile farklı bir bakış getiren ve toplumlar için dilin hayati bir öneme sahip olduğunun altını çizen Wittgenstein’e göre ” Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır. ” Yani bireyin sahip olduğu, kullandığı dile bakarak dünya görüşü hakkında fikir edinebiliriz.

Aynı zamanda Wittgenstein’e göre ; dildeki sözcükler nesneleri adlandırır, tümceler de bu adlandırılışların bağlantılarıdır. Yani bu bakıştan şunu çıkartabiliriz ki dilde bulunan her sözcüğün bir karşılığı vardır, bu karşılık sözcüğe eşlenmiştir; sözcüğün yerini tuttuğu nesnedir. Dolayısıyla dilde var olan bir kavram fiziksel ya da tinsel bir gerçekliğe ön kabule dayanmak zorundadır aksi halde dilin içerisinde varlığını sürdüremez. Zaten önceki dilbilimsel çalışmalardan bildiğimiz üzere dile giren her kavram bir uzlaşının sonucunda meydana gelmiştir. Budunsal olarak bir topluluk ” Elma ” sözcüğü üzerinde uzlaşmamış olsaydı eğer ” elma ” kavram olarak dilde yer edinemeyecektir çünkü dil yapısal olarak toplumsal uzlaşıdan doğar.

Wittgenstein’e önermelerine dönecek olursak ” bir şeyi adlandırmak, o şeyin üzerine ad yazılı bir etiket yapıştırmaya benzer. ” Wittgenstein’e göre dilde imlenen tüm varlıklar aslında gerçeklik alanında hüküm süren kavramların üzerine yapıştırılmış birer etikettir. Buradan şu noktaya varabilmekteyiz ki imlenen varlık olmasaydı eğer bu varlığın dilde de bir temsili bulunmayacaktı. Örnek verecek olursak tabiatta ağaç olmasaydı eğer hiçbir dil üzerinde ağaç diye bir imleyen olmayacaktı. Bu durum bilimsel bir gerçeklik olarak alenen ortadadır.

Aynı zamanda ” bir dil tasavvur etmek, bir yaşam biçimi tasavvur etmektir. ” diyerek Wittgenstein medeniyetlerin ve toplumların yaşayışlarını, geleneklerini ve toplumsal yapılarını dillerinden çıkarsayabileceğimizi öne sürmektedir. Bugün ölü bir dil varsa eğer bilin ki o dili var eden medeniyet de tarih sahasından silinmiştir. Dolayısıyla dil canlı ve toplumsal bir organizma olarak ele alınabilir. Bugün  küresel ölçekte egemen dil İngilizce ise eğer bunun nedeni sosyo politik olarak o dili var eden ve kullanan toplumların küresel ölçekteki egemenliğidir.  Dolayısıyla dili bir inceleme nesnesi olarak sosyal bilimlere konu etmek demek bir bakıma o dili kullanan bireyleri ve toplumları da incelemek demektir.

Wittgenstein’in dile dair en önemli tezlerinden bir tanesi ise dilin bir oyun olduğudur. Nasıl ki her oyun birtakım kurallardan oluşur, dil de bir oyundur ve kendine has kuralları vardır. Dolayısıyla da dili kullanan her insan aslında bir bakıma oyun da oynuyordur. Dil, ise genel olarak çerçevesini yukarıda çizdiğimiz üzere toplumsal uzlaşıdan ve kabullerden meşruiyetini alan kavramlara rehberlik eden iliştirilmiş kelime kartçıklarının destesidir.

Mehmet Emin SATIR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s