Kültür Endüstrisi ve Çağımızın Yükselen Söylencesi : Mutsuzluk

Mutsuzluk… Özellike son yıllarda hemen hemen herkesin diline persenk olmuş bir kelime. Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuz… Peki nedir insanları bu kadar mutsuz kılan şey hiç düşündük mü ?Da ha fazla giysiye sahip olamamak mı ya da yeni model cep telefonu alamamak mıdır insanları mutsuz kılan ? Belki de libidosunu kanalize etmesi için gerekli olan bir sevgiliye sahip olamadığı için mi ? Ya da hepsini bir kenara bırakalım sahip olduklarından ziyade sahip olamadıklarına bakarak aşşağılanmışlık kompleksine girdiği için mi ? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey var o da mutluluk kavramının içinin boşaltıldığıdır. Yani artık insanlar neyin mutluluk ya da neyin mutsuzluk getireceğinin  bilincinde değil. Yeni moda bir elbiseyi alamamak da bir insanı mutsuz eder oldu. Kuaföre gidip saç yaptıramamak da mutsuz olmak için bir gerekçe haline geldi. Peki ne oldu da bizler bu noktaya geldik, nasıl bu kadar uzaklaştık özümüzden ?

İşte her şey bu sorunun cevabında gizli biraz aslında : ” Kültür Endüstrisi. ” Frankfurt Okulu’nun tanınmış ünlü düşünürlerinden olan Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun geliştirmiş olduğu bir kavram olan Kültür Endüstrisi, insanlığın başını döndüren, onları hazza boğup birörnekleştiren kimliksiz ve farklı olmaktan uzak şeylere çeviren bir hegemondur. Aslında bu endüstri her yerdedir. Evimizin içinde, okulumuzda, işyerimizde, sokakta, televizyonda, gazetelerde vs.. İnsanoğulunun olduğu her yerde bu sistem işlemekte maalesef. Ve bizler, bilerek ya da bilmeyerek bu sistemin içerisinde birer piyon olarak hayatımızı sürdürmekteyiz. Sistem insanları o derece afyonlamıştır ki hiçkimse kafasını kaldırıp da ben ne yapıyorum ya da ben ne yapmalıyım diye sorma gereği hissetmez. Çünkü sistem ondan düşünmesini değil sadece tüketmesini ister. Tükettikçe daha iyi bir yaşam süreceğini söyler. Fakat bu tüketim sandığımız gibi temel ihtiyaçların karşılanması da değildir. Tamamen yapay ihtiyaçlar yaratılmakta insanlar için. Ve insanlar bu yapay ihtiyaçlarının peşinden koşturulmaktadır. Durmamacasına, düşünmemecesine. Çünkü sistem düşünen ve sistemin dışına çıkmaya çalışan insanı sevmez.

İnsanlar kullandıkları araba için kaç yıl çalışıyorlar ya da oturduğu evi alabilmek için ne kadar faiz ödüyorlar ? Yeni taktıracakları kapılar için kaç patron fırçası daha yemeleri gerekiyor ? Nefret ettikleri insana kaç defa daha efendim diye hitap etmek zorundalar ? Ya da kaç iş günü daha uzaktalar hep hayalini kurdukları tatillerden ?

En acısı ise adınız ne kadar etkiliyor toplumdaki yerinizi ? Siz olmasaydınız ne olurdu sahi ? Bu toplumda nasıl bir rol üstleniyorsunuz ? Biyolojik olarak yakınlarınız dışında kim etkilenir sizin başınıza gelen olaylardan ? Kısacası insan olmayı başarabildik mi yoksa sadece bir istatistikten ibaret miyiz ? Tüketirken tüketildiğimizin farkında mıyız ? Ya da sahip olduğumuz şeylerin bizlere sahip olmaya başladığının ayırdında mıyız ? Sözde güvenlik uğruna kümes kadar evlerde enformasyon bombardımanı karşısında benliğimizin işğal altında olduğunun bilincinde miyiz ? Hiç sanmıyorum… Çünkü işte tam bu noktada kültür endüstrisi devreye giriyor ve insanları uyuşturuyor. Bizlere mutlu olmamızı söylüyor, her şeye ulabileceğimizi söylüyor. Saadetin yeni bir araba almaktan, dolabın içine sığmayacak kadar çok olan gömlek familyasına yeni gömlekler eklemekten geçtiğini söylüyor.

Chuck Palahniuk’un ünlü Fight Clup (Dövüş Kulubü ) eserinden bir replikle söylemek gerekirse ” Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışyorlar ; neden ? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için … ” Ne kadar acı ve bir o kadar da gerçek öyle değil mi ? Hepimiz birer İmelda Marcos olduk çıktık artık. Filipinler’in eski diktatörü Ferdinand Marcos devrimle indirildikten sonra kitlelere saraya akın ederler. Nihayetinde devrimin olmazsa olmazlarındandır devrilen diktatörün sarayının yağmalanması… Kitleler saraya girdiklerinde gördükleri manzara karşısında şoke olurlar.Neden mi ? Çünkü halk açlıktan kırılırken diktatörün eşi olan İmelda Marcos’un tamı tamına 2700 çiftlik bir ayakkabı koleksiyonu vardır… Bir insanın ömrü hiçbir zaman o  kadar ayakkabıyı tüketmek için yetmeyecektir… Hiç şüphesiz bu olay ile ilgili birçok soru sorulabilir.Ama biz konumuza dönelim.Şuan günümüzde kaç tane İmelda Marcos’umuz var acaba ? Hepimiz birer İmelda Marcos olma yolunda ilerlemiyor muyuz ? Dolaplarımızda belki daha etiketi bile sökülmemiş ne kadar kıyafet vardır kim bilir. Peki hiç düşünmüyor muyuz biz ne zamandır beri bu kadar çok eşyaya ihtiyaç duyar olduk. Ne oldu da bize doyumsuz birer tazmanya canavarına dönüştük. Ne görürsek, bu da benim olmalı, buna da sahip olmalıyım diyen tüketim çılgınları halini aldık.

İşte dönüp dolaşım aynı noktada düğümleniyor konu : Kültür Endüstrisi… Her kavramın tanımını kendisine göre yapmakta. Artık hayatımızda kötü diye bir şey yok, iyi olmayan var. Hayatta var olan tüm olumsuzluklar, endüstri tarafından olumlanmaktadır. Çünkü olumsuz bir şeyin olması demek tüketimin sekteye uğraması anlamına gelir ki bu da kültür endüstrisinin işine gelmeyen bir şeydir.

Alexis  de Tocqueville’nin günümüzden yıllar önce söylemiş olduğu şu sözler sanırım kültür endüstrisi hakkında en net tanımı ifade etmektedir. ” Kültür endüstrisinin egemenliği altında tiranlık, bedeni özgür bırakır ve saldırısını doğrudan ruha yöneltir. Hegemon artık şöyle demez : Ya benim gibi düşün ya da öl. Şöyle der : Benim gibi düşünmemekte özgürsün; yaşamın, malın, mülkün her şeyin senin olarak kalacak ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısın… ” Açık ve net ya sistemin içindesindir ya da dışında. Mutlu mu olmak istiyorsun kolay, etinle kemiğinle sisteme teslim ol ve mutluluk talebinden vazgeç.

Toparlayacak olursak artık içinde bulunduğumuz toplumda tükettiğimiz kadar yer alabilmekteyiz. İsmimizden önce tüketici kimliğimiz geliyor. Reklam ajansları için birer istatistikten başka bir şey ifade etmiyoruz.Her birimiz  A-B-C tipi tüketici sınıflarından bir tanesinin içerisindeyiz ve algılarımız çeşitli firmalara bizden habersiz satılmakta. Hem de daha fazla tükettirmek adına… Mutluluk ya da mutsuzluk aslında umurumuzda bile değil. Sadece işimize geliyor mutsuzum demek. Böylece tüketmek için kendimize bir bahane üretmiş oluyoruz. Aslında biz değil sistem üretiyor biz sadece uyguluyoruz. Canın mı sıkılıyor, alışveriş yapman seni kendine getirir gibi ezberci deyişlerle tüketim olgusu bilinçaltımıza kodlanmakta maalesef…

Fight Clup’tan bir replikle yazımı noktalamak istiyorum… ” Burada, yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum… Bu potansiyeli görüyorum… Ve hepsi heba oluyor.Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeler. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük bir savaş yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş.En büyük buhranımız; hayatlarımız. Televizyonla büyürken milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık… Ama olamayacağız bunu yavaş yavaş öğreniyoruz… Ve o yüzden çok çok kızgınız…  ” Tyler Durden.

Bu yazıyı kaleme almamda ilham kaynağı olan ve yer yer alıntılarıyla yazımı zenginleştiren Hakan Övünç Ongur’a teşekkürü bir borç bilirim. ( Bkz: Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü ) Saygılarımla…

Mehmet Emin SATIR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s